30 Temmuz 2010

iPad izlenimlerim

Bizimkiler iPad'i görünce sevinçten çıldıracağımı düşünmüşler. Ama ben çıldırmak için bir neden göremedim doğrusu. Öncelikle bir elime alıp baktım. Aynı iPhone'da olan ve en sevdiğim "Home" tuşu bunda da var. Sürekli ona basasım geliyor, kendimi engelleyemiyorum. "Home" tuşuna bastıktan sonra parmağımı zarif bir hareketle soldan sağa ekrana sürttüm ki iPad açılsın. İçinde bana hitap eden hiç aplikasyon yoktu. Annem bana vermeden önce "Hello Kitty" ve "Disney's Fairies" yüklemiş. Yetmez ki... Benim sürekli aplikasyon açıp kapattığımı unutmuşlar. Ekran kocaman olduğu için oyunlar kesinlikle çok daha zevkli. Bizimkilerin dediklerine göre iPad'le kitap ya da gazete okumak çok keyifliymiş. Henüz okumayı bilmediğim için bu konu beni pek ilgilendirmedi.

Bazı aplikasyonların iPad versiyonlarını yapmışlar. Bunları yüklediğinizde iPad'in keyfini iyice çıkarabilirsiniz. Ama iPhone aplikasyonlarına göre daha pahalılar. Ben ücretsiz aplikasyonları kovalıyorum. Birkaç tane para verip aldığım oyun olmuştu ama annemin iPhone'una reset atmaları gerekince hepsi uçtu. Aplikasyon iPad için değilse pikselleşme sorunu oluyor. Mesele Hello Kitty'yi büyütünce pikselleşti ama Disney's Fairies cillop gibiydi.

Bir de iPhone ile resim ve video kaydı yapabiliyordum, iPad'le yapamadım. Bizimkilerden de flash uygulamaların çalışmadığını duydum. Açıkçası çok dibim düşmedi. Babam elime verince geri alamazlar diye korkmuş, korktuğu başıma gelmedi. Biraz oynayıp anneme verdim.Yeni çıkan her yeni teknoloji ürününü almak zorunda hisseden babam elbette iPad de istiyor. Ben beğenseydim kesin "Ela çok istiyor." diye anneme bastıracaktı ama üzgünüm babişko iPhone bana yetiyor da artıyor bile! :)
video

29 Temmuz 2010

Kahveler "Bearista"larımdan

Babaannem Starbucks'tan kahve alırken görüp bayılmış, kapıp bana getirmiş. Artık bize geldiğinizde kahvelerinizi bu şirin "Bearista"lar hazırlayacak. Ellerinde de aşk mektubu var, çok tatlı değiller mi? :)

28 Temmuz 2010

Ben küçükmüşüm! :)

Geçen sene bugün bir konu acayip kafama takılmıştı. Buraya da yazmıştım. Zaman bana cevabı kendiliğinden verdi: MEĞER BEN KÜÇÜKMÜŞÜM! :) Bakın:
Geçen sene amma da minikmişim:

27 Temmuz 2010

Alt azılar patladı

Geçen haftadan beri yazacağım, unutuyorum... Haydi vatana millete hayırlı olsun!

Bu arada öndeki dişlerden diğerini de kırmışım iyi mi?!

26 Temmuz 2010

Crocs hastasıyım tamam...

... da çıkarınca karizmayı baya çizdiriyorum. :)

25 Temmuz 2010

Prens Adaları içinden sıra Sedef Adası'na geldi

Sabah annemin uyandığının işareti olan ilk parke tıkırtısıyla gözümü açtım. Bugün Sedef Adası'na gidecektik. Erkenden hazırlanmamız lazımdı. Hemen kahvaltımı yaptım. Babam yememe yardımcı olurken annem çantamızı hazırladı. 10 dk. rötarla kapıdaydık. Bomboş yollarda çabucak karşıya geçtik. Bostancı'dan 9:45'te kalkması gereken vapura binecektik. Babam ve Nedim arabaları park ederken görevliler bağırmaya başladı: "9:45 yolcusu kalmasıın!" Gişelerden en son biz geçtik. Geçene kadar birçok kez ezilme tehlikesi atlattık. Herkeste anlam veremediğim bir telaş vardı. Yahu sayfiyeye gitmiyor muyuz? Nedir bu stres?

Kapılar kapanınca vapur değil, küçük bir gemi çıktı karşımıza ve 9:35'te kalktı! Deniz otobüsü dolunca kalkıyor tamam da, bu şehir hatları da dolunca kalkıyormuş onu gördük. Yetişmiş olmanın verdiği gururla koltuklarımıza kurulduk. Kurulmamızla kalkmamız bir oldu çünkü benim minik popom asla ve asla aynı yerde 15 sn.den fazla duramaz. Dışarı çıktım, içeri girdim, koridorlarda dolaştım. Büyükada'ya yanaştığımızda Lisya ve Rubi de gemiciğimize atladı. Prens Adaları'nı seyrederken annemle aşk yaşadık. Lisya da bu anı fotoğrafla belgeledi.
İskelede indikten sonra Club Ada Sedef'e gitmek için yüzlerce merdiven inip çıktık. Öğle uykusu saatimde dışarıdaysam pusetimde uyuduğum için mecburen pusetle gitmiştik. Çok ağırlık oldu maalesef. Gidenler mümkünse pusetsiz gitsin. Annem ve Coys bizi denize sokmayacakları için şişme havuz alternatifini düşünmüşler. Gider gitmez bize bir şemsiye açtık ve altına havuzu kurduk. Bu havuz olmasaydı Alp'le benim için çok anlamsız bir gün olurdu.
Çok ama çok sıcak bir gündü. Havuzda şıpşıp yapmadığım zamanlarda duşa girip çıktım. Bizim için çok fazla oyun alanı yoktu, elimizdekilerle yetindik. Mesela soyunma kabiniyle... :)
Öğle yemeğinde balık vardı. Bir de çok lezzetli zeytinli ekmekler... Balık gelene kadar herkes ekmeğe yumuldu. Mmmmm sıcacıklardı valla! Yemekten sonra Alp de ben de uyuduk. O sırada bizimkiler azıcık dinlendiler. Ben uyanır uyanmaz yine benimle ilgilendiler. Aşağıda benimle ilgilenen babamı görüyorsunuz:
Dönüş için ilk gemicik 17:10'daydı. Ona yetişmek için toparlandık. Koşa koşa iskeleye gittik. Merdivenler kalan son enerjimizi de tüketti. İyi ki erken gitmişiz çünkü yine erken kalktı. (O zaman saat koymanın, tarife hazırlamanın anlamı nedir?) Ve kendimizi yine o keşmekeşin içinde bulduk. Bostancı'da indiğimizde otoparka gidene kadar yine birçok kez ezilme tehlikesi atlattık. Herkes üzerimize üzerimize geliyordu. "Tamam artık eve döndünüz, neyin telaşı içindesiniz ey insanlık?" diye sordum ama bence kendileri de bilmiyorlardı.